Sep

18th

Evrimleşmiş Tohumlar

Zeka bir gün evreni yaratabilir mi? read more.....

Sep

11th

Uzay Rehberi

Gelecekte turist rehberliği yapan bir gencin kısa öyküsü. read more.....

May

28th

Özürlü Vatandaş

Kısa bir öykü. read more.....

May

17th

Sanal ve Gerçek Çıkmazı

Çok sevdiğim adreslerden Kayıp Dünya'da kendine yer bulmuş, Norad'ın da isminin geçtiği kısa bir öykü. read more.....

May

18th

Kitap

Under Construction... read more.....

Sanal ve Gerçek Çıkmazı

Yazar: Mehmet CANPOLAT - 2012

“Yarından tezi yok o bilgisayarı kaldıracağım! Yeter artık! Ne uykun kaldı ne düzenin. Burası sadece yemeğini yiyip, uyuyabileceğin bir otel değil. Babanla ben de yaşıyorum burada, birazcık da bizi düşün, bizim de kendi hayatlarımız var ve bir gün gelecek, senin yanında olamayacağız. O zaman nasıl yaşayacaksın? O aptal oyundaki arkadaşların mı sana yardım edecek? Sorumluluklarının farkına var artık ve gerçek dünyaya dön!”

Öfkeli ses giderek yükseldi ve hiddetlenerek bilgisayar başındaki çocuğun odasına kadar geldi. Öfkeli anne elinde toz bezi, çocuğun darmadağınık odasına dalıverdi ve “Şuraya bak her yer her yerde, canıma yetti artık, senin sorumsuzluğun yüzünden kendime vakit ayıramaz oldum, hastalık sahibi oldum!” diye bağırarak şikâyetlerine devam etti. Anne, sinirle ortalığa saçılmış kıyafetleri katlıyor ve oğlunun verdiği üzüntü yüzünden, yorgun gözlerinde gizli tomurcuk yaşlar beliriyordu. Çocuk annesine karşılık vermeyecek kadar saygılıydı. Bu yüzden sessizce dinledi olanları. Aslında annesiyle bir sorunu yoktu, onunla çakıştıkları tek nokta hayatla ilgili bazı fikirlerdi.

Mehmet daha on sekiz yaşındaydı ancak yaşına karşın çok bilgili ve kültürlüydü aynı zamanda da sonsuz bir hayal gücüne sahipti. Bu özelliği onun okulundan ve hayattan uzak kalmasına neden oluyordu. Bilgisayar ortamında hayalini kurduğu fantastik mekânlarda hayatla mücadele etmek, gerçek yaşamda mücadele etmekten daha adaletli geliyordu ona ancak bunu fedakâr annesine anlatmasının bir yolu yoktu çünkü okulundan gelen şikâyetler her geçen gün artıyordu. Nihayetinde de Mehmet’in öğretmenlerinden biri Bayan Yıldırım’ı aramış ve oğlunun iki haftadır okula gelmediğinden haberinin olup olmadığını sormuştu.

Doğruya doğru, Mehmet iki haftadır okul yerine internet kafeye gidiyor ve her gün sanal da olsa fantezi kenti Delucia’da yaşamaya başlıyordu. Parlak zırhını kuşanmış, büyülü çelik kılıcı elinde, kötülükle mücadele eden cesur bir savaşçıyı oynuyordu. Kendine ait, kar beyazı atının üzerinde geçirdiği macera dolu zamanlar, gerçek hayatın keşmekeşiyle kıyaslanamayacak kadar güzel ve vazgeçilmezdi. Savaşçı loncasında kurduğu arkadaşlıklar rol de olsa çok güçlüydü. Birbirlerini ölümüne koruyorlar ve yaşamdaki zorlu engellerle hep beraber mücadele edip sınırlarını sağ ellerinde sıkıca tuttukları kılıçlarıyla belirliyorlardı. Mehmet bu yüzden sanal dünyayı, gerçek dünyaya tercih etmişti. Sorun aslında onun, gerçek dünyanın keşmekeşini sadece on beş yaşında kavramış olması fakat bunu, annesinin ve çevresindekilerin anlamamasıydı. Bu yönden çağın hastalığına yakalanmış diğer sanal bağımlılardan biraz daha farklıydı ancak bu ona etrafındakiler tarafından tembel teneke yaftasının yapıştırılmasına engel olmuyordu. Aslında çok çalışkan ve gururlu bir çocuk olmasına karşın bu durum her şeyi gölgede bırakıyordu. Olanların elbette ki farkındaydı, kendisi hakkında söylenenlerin, annesinin üzüntüsünün, her şeyin… Tüm bunları gözlemleyebilecek kadar zekiydi, yaptığı hiçbir şeyi boşuna yapmıyordu, onu neyin üzüp neyin mutlu edeceğini çok iyi biliyordu bu yüzden söylenenleri fazla umursamıyordu ancak bu sefer annesinin tomurcuk gözyaşları ve kendi üzüntüsü arasında kalmıştı. Annesinin üzüntüsüne daha fazla kayıtsız kalamadı ve yavaşça ayağa kalkıp” Yarın bu oyunu sileceğim, bilgisayarı ve interneti kaldırmaya gerek yok, derslerim için kullanmam gerekebilir. Kendini de üzüp durma artık, okulu bitirip iyi bir üniversite kazanacağım sonra da dilediğin gibi bir evlat olacağım ve bu düzendeki adaletsizlikler beni kanser etse de seni bir daha üzmeyeceğim, bir daha kimse Gülten’in oğlu hakkında kötü dedikodu edemeyecek. Toz bezini ver bana, sen git işlerine bak, odayı ben toplarım, hem biraz hareket etmiş olurum, oturmaktan her yanım tutulmuş,” dedi.

Mehmet sözlerini bitirdikten sonra annesinin yumuşak yanağına sevgi dolu bir öpücük kondurdu. Gülten Hanım, oğlunun bu kararlı sözlerinin ardından, biraz rahatlamış gözüküyordu. “Ben kimse için söylenmiyorum oğlum, senin için, geleceğin için konuşuyorum, endişeleniyorum. Senden başka çocuğum yok. Seni süzülmüş, yorgun, bitkin görmek beni kahrediyor. Hayata tutunmanı, güzel bir yuva kurmanı istiyorum.”

“Bundan sonra meraklanmana gerek yok anne, seni üzmemek için elimden geleni yapacağım,” diye karşılık verdi genç adam annesine. Kendi hayatına pek değer vermese de ailesinin hayatı onun için çok değerliydi. Bu yüzden gerçek hayata tutunmaya söz verdi kendi kendine. Ancak yapması gereken son bir şey daha vardı. Odasını topladı, bir şeyler atıştırdı ve son kez yemyeşil ormanlarla kaplı, geçit vermez dağlarla çevrili, büyülü kent Delucia’nın yolunu tuttu.

Herkes, sözleşildiği üzere, Karakule Loncası’nın, devasa kesme taş bloklardan inşa edilmiş, görkemli karargâhında akşam saat sekizde toplanmıştı. Taştan oturaklarda birbirinden güçlü savaşçılar, uğultuyla sohbet ediyorlardı. Siyah cüppelerinin altında, çelik zırhlarının açıkta kalan kısımları, odanın dört bir yanında dalgalanan mum ışığıyla ışıl ışıl parlıyordu. Aniden odada dolaşan uğultu bıçak gibi kesildi ve herkes, siyahlar içindeki heybetli adamın içeri girmesiyle ayağa kalktı. Hep bir ağızdan “Selam olsun General Octavius!”, “Selam olsun General!”, “Selam olsun!” diye bağırarak bu heybetli, karizmatik adamı selamladılar. General de, kılıcını kaldırıp savaşçılara özgü bir reverans yaptı ve taş oturakların hemen karşısındaki, tahta benzer koltuğuna yerleşti. Düzenli aralıklarla yapılan bu toplantılara, tüm lonca üyeleri katılır ve loncanın güçlendirilmesi için yeni fikirleri tartışır; savaş içinde oldukları diğer loncalara karşı yeni stratejiler belirlerlerdi. General toplantıyı başlattıktan sonra en iyi savaşçılarından birini salonda görememişti. “Norad nerede?” diye sordu ancak kimse onun nerede olduğunu bilmiyordu. Bu konu üzerinde fazla durmadılar, normal olduğunu düşündüler ve toplantı her zamanki seyrinde devam etti.

Bu arada siyah cüppeli bir savaşçı, kılıcını toprağa saplamış, berrak gecede parlayan binlerce yıldızın altında sessizce oturmuş, eski bir kâğıt parçasına bir şeyler karalıyordu. Yanında oturduğu genç ağaç ona arkadaşlık ediyordu…

General toplantıdan sonra lonca arenasında savaşçılarla bir müddet kılıç teknikleri konusunda talim yaptı ve ardından ahır bölümüne inip heybetli, ürkütücü bineği, çelik zırhlarla kaplanmış, bataklık ejderhasına bindi. Tam karargâhtan çıkmak üzereyken kapıdan içeri bembeyaz atıyla Norad giriverdi. Derhal atından inip öne eğilerek, generali selamladı. General de “Selam olsun Norad!” diye karşılık verdi ve “Toplantıya neden katılmadın?” diye sordu. Norad, “Efendim, size bir daha geri dönmemek üzere veda etmeye geldim. Lütfen beni affedin! Benim için yaptıklarınızı, burada tanıdığım arkadaşlarımı hiçbir zaman unutmayacağım.” diye ani bir karşılık verdi. Ardından da kılıcını çekip “Bu, bana loncaya katıldığım gün verdiğiniz kılıç, ruh tarayıcı, kılıçların en güçlüsü, en hızlısı, bugüne kadar onu şerefle ve onurla taşıdım. Gitmeden önce loncadaki arkadaşlarıma ve size yazdığım son satırlar, bu kâğıdın içinde. Sizleri asla unutmayacağım.” diyerek vedasını tamamladı. General bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu, yirmi yıllık tecrübeli geçmişinde bu tip vedalarla çok karşılaşmıştı ancak bu seferki onu gerçekten derinden etkilemişti. Bir şey diyemedi, ejderhasından inip, cesur savaşçısının önünde eğilerek onu selamladı. Norad, atına binip büyülü kent Delucia’nın yemyeşil ormanlarının yolunu tuttu, son bir kez bu büyülü dünyanın havasını içine çekebilmek için.

Generalin gözlerinde yaş olmasa bile içine, acı veren bir üzüntü yayılmıştı. Eski kâğıt parçasını açıp Norad’ın son sözlerini hüzünlü gözlerle okudu.

“ Delucia! Büyülü ve güzel yurdum. Bugün sana ve iyi yürekli arkadaşlarıma veda edeceğim! Son kez kırlarında, ovalarında, ormanlarında gezineceğim. Ve burada geçirdiğim unutulmaz zamanlarımı asla ama asla unutmayacağım. Bu büyülü, güzel ve aynı zamanda tehlikelerle dolu dünyada General Octavius, Şimşeksaldırısı, Kubla, Fload, Estella, Kurt ve diğerleri ile omuz omuza mücadele ettik, destanlara konu olduk, adımıza türküler yakıldı ancak şimdi insanların, maddeler uğruna birbirinin kuyusunu kazdığı hatta birbirini öldürdüğü adaletsiz, şeytani bir dünyaya, istemesem de, gitmek zorundayım. Burada öldürdüğümüz gibi iblisleri, hortlakları, katilleri orada öldüremeyeceğimi ve para uğruna küçücük olan insanların arasında, adaletin satın alındığı bir dünyada, modern yamyamların, modern hortlakların arasında günden güne eriyip gideceğimi de çok iyi biliyorum. Hayattaki en büyük zenginliğin dostluk olduğunu öğretti bu topraklar bana! En büyük dileğim bunu burada olduğunuz sürece korumanız. “Adaleti elimizdeki kılıçlarımızla değil, kalbimizdeki dürüstlükle koruyabiliriz ancak. Kılıçla hainleri elbette yok edebilirsin Norad ancak onları gerçekten yenmen için yani adaleti sağlaman için aynı zamanda haklı da olmalısın ve haklı olmak için de dürüst. Bu yüzden elinden bu kılıcı hiçbir zaman bırakma ve yüreğindeki dürüstlüğünü de hiçbir zaman yitirme. Güç ve dürüstlük her zaman seninle olsun!” Bana ruh tarayıcısını verdiğiniz gün öğütlediğiniz bu nasihatin gittiğim yerde geçerli olmadığını çok iyi biliyorum efendim, o yüzden ne yapacağım bilemiyorum. Elveda!”

General, duygulu gözlerle okuduğu kâğıdı lonca kütüphanesine bıraktı ve bir an rol yapmayı bırakarak gerçek yaşamında bu genç adamın oynadığı karakter Norad kadar dürüst, cesur ve iyi kalpli biri olduğunu düşündü. Ardından ejderhasına binip türkülere, destanlara konu olacak yeni maceralara atılmak için türlü hortlağın yaşadığı zindanların yolunu tuttu.

Aradan tam altı geçti, Mehmet üniversiteden mezun oldu ve annesinin arzuladığı gibi önemli bir devlet kurumunda, iyi bir işe girdi. Artık hayata sımsıkı tutunan, fantastik hayallerini rafa kaldırmış, her gün aynı rutinde işlerine giden insan seline kapılmış, sıradan biri oluvermişti ancak yavaş yavaş materyal dünyanın keşmekeşi yüzünden insanlığını da unutmaya başlamıştı. Hızlı, atılgan, tuttuğunu koparan biri olmazsa, onu bir saniye bile barındırmazlardı çalıştığı yerde. Tevazuya, merhamete, iyi kalpliliğe, özellikle de dürüstlüğe hiç yer yoktu. Cin gibi olmalı ve haklarını savunmalıydı. Bu düşünceler sürekli kafasını meşgul ediyordu. Düzen ondan hem iyi hem de cin gibi olmasını istiyordu ancak her şeyin, dolandırıcılığın, rüşvetin bile kanuna uydurulduğu iş yerinde bu ikisine birden sahip olmak mümkün değildi. Ya sinecek, bu düzene ayak uyduracak ya da karşı gelip işinden gücünden olacaktı. Hatta belki de daha büyük tehlikelerle karşı karşıya kalacaktı. Mehmet’in midesine her gün şiddetli ağrılar saplanıyordu ve genç adam sıkıntısından günden güne eriyordu. Tüm bunları düşünürken bazen hayal dünyasında yarattığı kahraman vücudunda hayat buluyor, damarlarına tazyikle kan pompalanıyor ve sıkıntıdan titreyen elleri bir anda çelikleşmiş pençelere dönüşüveriyordu ancak başını belaya sokup, mahallenin yıllarca yaptığı “Tembel teneke! Ondan hiçbir şey olmaz! Uyuz!” baskılarını kanıtlar bir harekette bulunamazdı. Belki ailesi olmasa bu korkularına gem vurup dilediğini yapabilirdi ama annesini bir daha üzmeyeceğine yemin etmişti Mehmet.

Günden güne üzülmeye, erimeye devam etti genç adam…

Günlerden bir gün Gülten Hanım evladının bu durumunu fark etti. “Neyin var oğlum, günlerdir doğru düzgün yemek yemiyorsun, iş yerinde bir sıkıntın mı var? Bizlerle de konuşmuyorsun, ne oldu?”

“İhale müdürü, yeni yapılacak okulun ihalesine fesat karıştırıyor anne, her maddeyi anlaştığı şirketin şartları hususunda kanuna uyduruyor. Eğer bu şekilde ihaleyi o şirket alırsa devlet milyonlarca lira zarar edecek. Kalitesiz, beş para etmeyen, sosyal ve spor tesislerinden yoksun bir okulda öğrenim gördükleri için tek hobilerinin kavga ve şiddet olacağı öğrencilerin gelecekte devlete vereceği zararı saymıyorum bile. Benden de bu ihalenin altına imza atmamı istiyor, üstüne de şu kadar para alacaksın, diş kirası bizim işte haktır diyor. Açık açık rüşvet almamı destekliyor. Kafama takılan asıl bu değil kafama takılan, eğer bunu kabul etmezsem şirketin adamlarının beni rahat bırakmayacağını yüzüme vurup duruyor, pişmiş pişmiş tehdit ediyor şerefsiz!”

“Kurumun müdürüne şikâyet etsen olmaz mı oğlum, beni tehdit ediyorlar, ihaleye fesat karıştırıyorlar diye?”

“Balık baştan kokuyor anne! Yoğurdun kaymaklı tarafını yiyen zaten müdür. Şirket herkesi besliyor, karşı çıkanı da aralarında barındırmıyorlar. Adın budalaya çıkıyor, “Sen yemesen başkası yer, devletin malı deniz yemeyen keriz!” diyorlar. Gördüğün gibi olan bir şey yok işte! Sahte bir dünyamız var anne! Olan bu! Yaşamak için verdiğimiz mücadele sonrasında kazandığımız şeylerin, bizlerden götürdükleri üzüyor beni. Herkes para için, yaşayabilmek için mücadele ediyor ve bu sırada ne insanlık kalıyor ne maneviyat ne dostluk ne de arkadaşlık. Her düşünceyi tüketiyor insan, her duyguyu… Birbirinin arkasından konuşanlar, kuyu kazanlar, yükselmek için basılmadık sırt bırakmayanlar, rüşvet alanlar, rüşvet verenler ve üstüne üstlük bunların hepsini normalmiş gibi, hakmış gibi yapanlar. Bunları yapmayanların ise yapanların kölesi olduğu bir hayat! Bu mu beni sokmaya çalıştığınız dünya! Lanet olsun böyle dünyaya!”

Barut gibi parlamıştı çocuk ancak ağzından aniden fırlayan sözcüklere hâkim olamayarak haddini aştığını ve fedakâr annesini üzdüğünü düşündü bir an ve bu yüzden gözlerinden akan yaşlara engel olamadı, utandı, yüzünü eğdi… Gülten Hanım oğlunun yanına gidip ona sarıldı, yanaklarını öptü, çocuğunun gözyaşlarını sildi. Onun aslında ne kadar dürüst, ne kadar iyi kalpli biri olduğunu çok iyi biliyordu. Bir an kendisinin ve insanların ona yaptığı baskılardan tiksindi, nefret etti. Bunların ne kadar yanlış olduğunu düşündü. Ebeveynler, çocuklarını hayata atılmaları için zorluyorlardı ancak onlar için ne kadar düzgün bir dünya hazırlıyorlardı? Bu iğrenç ve yalancı düzene girmek istemeyen fakat girmeye mecbur kalan ve nihayetinde de başarısız olan çocuklar ne kadar suçluydu? Onları aslında yalan söylemeye, dolandırmaya, cin gibi olmaya anneler, babalar zorlamıyor muydu? Sımsıkı sarıldı çocuğuna Gülten Hanım, ıslak yanaklarını bağrına bastırdı. Mehmet hıçkırıklarla ağlamaya devam etti “Kılıcım yok anne! Bu dünyada savaşacak kılıcım yok!”

Mehmet Ali Taşçı’nın “Yamyam” adlı öyküsünden esinlenilmiştir.