Sep

18th

Evrimleşmiş Tohumlar

Zeka bir gün evreni yaratabilir mi? read more.....

Sep

11th

Uzay Rehberi

Gelecekte turist rehberliği yapan bir gencin kısa öyküsü. read more.....

May

28th

Özürlü Vatandaş

Kısa bir öykü. read more.....

May

17th

Sanal ve Gerçek Çıkmazı

Çok sevdiğim adreslerden Kayıp Dünya'da kendine yer bulmuş, Norad'ın da isminin geçtiği kısa bir öykü. read more.....

May

18th

Kitap

Under Construction... read more.....

Özürlü Vatandaş

Yazar: Mehmet CANPOLAT - 2012

Telefon ısrarla çalıyordu. Yatakta ölü gibi yatan Yiğit’in telefonu açmaya niyeti yoktu. Arayan her kimse çaldırmaya devam etti. En sonunda uyanmaya tenezzül eden genç adam cep telefonunu masadan aldı ve uykulu uykulu “Günaydın Mehmetçim!” dedi.

“Gece kaçta yattın yeğen, öğlen üç oldu saat?”

“Amannnn Mehmet sanki bilmiyorsun, uyku mu tutuyor sabaha kadar, iş yok güç yok! Kitap okudum biraz, sonra bir sigara tellendirdim… Peder beyle tartışmıştık az biraz, uyku tutmadı sabaha kadar. Beş gibi uyudum. Sen ne yaptın, nasılsın?”

“Nasıl olayım yeğen ben de aynıyım. İnternet sitelerine bakıyorum devamlı işte iş güç var mı diye. Neden tartıştın babanla, hayırdır.”

“Her zamanki mevzular Mehmet, haklı adam zaten artık karşılık vermiyorum pek. Sonuçsuz dövüşmenin bir anlamı yok. Adam iş bul diyor ne desin.”

“Araştırdın mı sana bahsettiğim şu özürlü memur alımını?”

“Baktım, yüzde kırk özürlü olmak gerekiyormuş, bizimkisi yüzde on yeğen oradan da kör talih anlayacağın, zaten Allah korusun yüzde kırk olacağıma işsiz gezeyim daha iyi. Bir kısmet buluruz nihayetinde.”

“Sıkma canını bir şeyler bulacağız elbet böyle gidecek değil ya Yiğitçim. Bugün buluşalım istersen, Kızılay’da serkeşlik yaparız, Mimar Kemal’in önünde sigara tellendiririz. Evde otur otur içimiz geçti hadi hemen çıkıyorum ben!”

“Tamam,” dedi Yiğit, üzüntüsü hecelerinin tonundan dahi belliydi. Mehmet’in de farkı yoktu en yakın arkadaşından ama o biraz daha hayalciydi en kötü durumda dahi saflıkla iyi bir gelişme olabileceğini düşleyebiliyordu.

“Ülkede İşsizlik yüzde on beş olmuş, Dünya’da ilk beşe girmişiz,” dedi Yiğit. Mehmet’ e bir sigara uzattı, yaktılar ikisi de sigaralarını. Hava güneşliydi, akşamüstü olduğundan rahatsız edici değildi, mükemmele yakın bir sıcaklık vardı. İnsanları izliyorlardı hepsi ayrı bir hikâye olan insanları. Kimi yaşlı kimi genç, kimi dertli kimi mutluydu. Oturdukları bankın yanında okulun duvarında oturan bir genç dikkatlerini çekti, nerdeyse onların yaşlarındaydı. Kılığı kıyafeti düzgündü dilenci değildi, hafif gülümsüyordu ama bilinci kaybolmuş gibiydi. Gözleri Dünya’ya değil de anılarına bakıyor gibiydi. İlk nefesten sonra Yiğit “Can’ın abisini duydun mu yeğen,” dedi.

“Ne olmuş ki?” dedi Mehmet.

“Ne olacak yeğen parasal düzen işte! Ekonomik kriz nedeniyle işten çıkarılmış, nişanlısından ayrılmış aile evine geri dönmüş. Can’ı zaten biliyorsun o da evde, işsiz kötü olmuş çok.”

Mehmet sigara içmeyi sevmezdi ama o bile içlerinde bulundukları sıkıntılı ortam nedeniyle derin derin içine çekiyordu sigarayı. “Kötü olmuş hakikaten,” dedi. Tam o sırada okulun duvarında oturan genç komik bir şarkı söylemeye başladı.

“Hamamcı teyze hamamcı teyze altınlarım kaybolduuuuuuu bulamaaaaddıımmm, karakola gittim, şikâyet ettim, aradım taradım bulamadımmmmmmmm!” Hamamcı teyze hamamcı teyze altınlarım kaybolduuuuuuu bulamaaaaddıımmm yastıkları aradım, yorganları taradım, aradım taradım bulamadımmmmmmmm…”

Genç gelen geçene aldırmadan deliler gibi bu şarkıyı söylüyordu, bazen Mehmet’le Yiğit’te bu genç adama fısıldayarak katılıyorlardı. Ya insanlar para pul derken gerçekten deliriyorlardı ya da her şey çok normaldi şu garip Dünya’da, şarkıyı dinleyip sigaralarını içip muhabbetlerine devam ettiler. Mehmet Yiğit’i hiç olmadığı kadar kötü görmüştü o gün, her ne yaptıysa da Yiğit’i kendine getiremedi. “Neyin var Yiğit, üzme kendini bu kadar en sonunda bulacağız işte bir iş. Senin özelliklerinde kaç tane insan var, bu kadar umutsuz olma yeğen, ne oldu bu kadar bıraktın kendini anlamadım ki?” diye sordu.

“Ya Mehmet yok kardeşim iş yok! Ne kadar iş varsa başvurdum internet sitelerindeki, hiçbirinden geri dönüş olmadı adamlar ne kadar İspanyolca biliyorsun nerde yüksek lisans yapmışsın bakmıyor. Torpille giriliyor her yere o da referans, artık kimse tanımadığı adamı almıyor. Bıktım artık, babam her gün konuşuyor konuşmasa da üzülüyor, rakı içiyor oturuyor saatlerce. Kendi yalnızlığına mı üzülsün adam bana mı, sıkıntı üstüne sıkıntı işte. Anne yok evde, bir kız arkadaş desen zaten yok, hepsini geçtim istemiyorum da bir işimiz olsun dedik adam gibi hayatımızı kuralım dedik o da yok. Yaş otuz olmuş, üniversite bitirmişiz, yüksek lisans yapmışız banklarda zaman öldürüyoruz parasız pulsuz. Allah taş etseydi dilimi de doğrucu davutluk yapmayıp zamanında torpille gireymişim şu babamın dediği işe. Tutturduk bitirdiğimiz bölümü haybeye mi okuduk diye bir idealistlik al işte. Sen cahilin böcek gibi türediği ülkede ne bok yemeye idealist olursun be adam bu ülkede idealist olsan ne olur. Ya öldürürler ya süründürürler. Bıktım yemin ediyorum bıktım Mehmet, sen de bana Allah aşkına martaval okuma her şey düzelir diye!” Yiğit sigarayı tek nefeste yarıladı. Mehmet de fazla üstelemedi zaten, var olan sıkıntılarını biliyordu Yiğit’in, kolay değildi. Kendi de farklı değildi, işi gücü olmayan her dört kişiden biriydi o da.

O sırada şarkı söyleyen çocuk Yiğit’e yaklaştı ve bir sigara istedi. Yiğit’te iki tane verdi. Çocuk şarkıyı söyleye söyleye Yüksel caddesine doğru Kızılay’ın kalabalığında gözlerden kayboldu. Çocukta ki medeni cesaret mi veya delilik mi her ne ise Mehmet ve Yiğit’te henüz var olmadığı için onun kadar yüksek olmasa da şarkıyı yavaş yavaş mırıldanıyorlardı. Bir müddet sonra sol taraftan bu sefer gerçekten deli bir adam geliyordu sağa sola laf yetiştiriyor milletten bir şeyler istiyordu. Mehmet Yiğit’e dönüp “Yüksek sesle söyle şarkıyı deli sansın bizi geçip gider,” dedi.

Yiğit söylemedi “Ya bırak olum deli misin?” deyip sinir bozukluğuyla karışık gülmeye başladı. Mehmet dediğini yaptı yüksek sesle söylemeye başladı şarkıyı utanmasa kalkıp oynayacaktı sokağın, kalabalığın ortasında.

“Hamamcı teyze hamamcı teyze altınlarım kaybolduuuuuuu bulamaaaaddıımmm, karakola gittim, şikâyet ettim, aradım taradım bulamadımmmmmmmm!” Hamamcı teyze hamamcı teyze altınlarım kaybolduuuuuuu bulamaaaaddıımmm yastıkları aradım, yorganları taradım, aradım taradım bulamadımmmmmmmm…”

Adam Mehmet’in o halini görünce ondan vazgeçip Yiğit’e yöneldi, Mehmet yüzünde ufak bir tebessümle istifini bozmadan söylemeye devam etti. Adam gittikten sonra iki genç neredeyse yarı delirmiş bir ruh haline girmişlerdi, gülmekten kendilerini alamadılar. Zaten sokakta kimin deli kimin akıllı olduğu pek ayırt edilemiyordu. Ya da bu tamamen içlerinde bulundukları buhran sebebiyleydi. Eller cepte evlerin yolunu tuttular.

Günler günleri kovaladı girilen birçok anlamsız sınavdan alınan başarısız sonuçlar, iş başvurularından alınan ret cevapları, defalarca edilmelerine rağmen tekrar tekrar test edilmeleri artık iki genci iyice bunalıma sürüklemişti. Belki de tüm hata onlardaydı ama ülke için ne acıydı otuz yaşında iki parlak gencin evde oturup hatalarının azabını çekiyor olmaları. Hata ki parasal sistemde diğerleri gibi yalancı, diğerleri gibi sahtekâr olamamışlardı. Üçü beşe satan, karayı ak diye satan olamamışlardı. Hata ki diğerlerine aşağılık gözlerle değil de sevgiyle bakmışlardı. Hata ki güzel ahlaklı olup menfaati, hırsı, açgözlülüğü defterlerinden silmişlerdi. Dürüstlüğü karakter edinmişlerdi, suskun olmaları efendiliktendi. Yalan dolanla bir yere gelmek istememişlerdi, Anadolu çocuğu o taraklarda bez dokurken görülmemişti hiç. Burası Anadolu değildi artık, bu meydan ecnebi oyunlarıyla, kültürüyle bezenmişti! Kim bükebilirdi onların bileklerini hakiki er meydanında. Meselenin acı tarafı da işte buydu. Yüreklerinin köleleştirilemeyecek kadar onurlu olmasıydı. Bu onur onları ne yardakçı, rüşvetçi, devleti sömüren bir memur ne de cebbar, tilki gibi kurnaz bir esnaf yapıyordu. Varsın Kızılay’da deli olsunlar daha evlaydı.

Yiğit bir gün sonu gelmez tartışmaların, bitmez tükenmez sıkıntıların ardından cinnet geçirdi. Fırladı sokağa! Gözleri kan çanağı, yüzü mosmordu. Kirli sakalları, yağlı saçları birde elinde koca bir satır vardı, her yerinden kan damlıyordu. Kalabalık etrafına toplanmış film gibi olanları izliyordu. Adı gibi yiğit Yüksel’de çıkmış bir banka deli gibi haykırıyordu!

“Yüzde kırk istiyordun devlet ben yüzde elli yaptım özrümü al artık beni de işe!” “Kolum feda olsun devletime!” “Bacağımı da istersen!” “Veririm seve seve!”

O günden sonra Yüksel’in deli nüfusuna iki deli daha eklenmişti. Hoş herkes deliydi de bunlar yetenekleri sayesinde ünlenmişti. Biri kolsuz darbukacı diye anıldı biri de avare türkücü diye. Hiç durmadan günlerce söylediler şarkılarını.

“Hamamcı teyze hamamcı teyze altınlarım kaybolduuuuuuu bulamaaaaddıımmm, karakola gittim, şikâyet ettim, aradım taradım bulamadımmmmmmmm!” Hamamcı teyze hamamcı teyze altınlarım kaybolduuuuuuu bulamaaaaddıımmm yastıkları aradım, yorganları taradım, aradım taradım bulamadımmmmmmmm…”