Sep

18th

Evrimleşmiş Tohumlar

Zeka bir gün evreni yaratabilir mi? read more.....

Sep

11th

Uzay Rehberi

Gelecekte turist rehberliği yapan bir gencin kısa öyküsü. read more.....

May

28th

Özürlü Vatandaş

Kısa bir öykü. read more.....

May

17th

Sanal ve Gerçek Çıkmazı

Çok sevdiğim adreslerden Kayıp Dünya'da kendine yer bulmuş, Norad'ın da isminin geçtiği kısa bir öykü. read more.....

May

18th

Kitap

Under Construction... read more.....

Uzay Rehberi

Yazar: Mehmet CANPOLAT - 2012

Küçük çocuklara “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorulduğu yaşlarda, ufaklıklar etraflarında ne olup bittiğinden habersiz basmakalıp cevaplar verirler genelde. Kimi “Doktor”, kimi “Pilot” olacağım der ancak o ufaklığın minik dünyasından içeri girip masal kahramanlarıyla karşılaşıldığında durum tamamıyla değişiverir. Kimi ışıl ışıl parlayan zırhının içinde kötülere karşı savaşan kahraman bir şövalye, kimi yıldız yıldız gezen bir kâşif, kimi bilgisayarının önünde gözlüklü bir dahi, kimi ise örümceklerin, minik karıncaların arasında gezinen çılgın bir biyolog oluverir. Teleskoplar, mikroskoplar, bilgisayarlar bir anda en tatlı oyuncaklar olurlar keşfetme ve yaratma arzusuyla. Hiç, bir çocuğun Satürn’ün yanından geçerken ki duygu ve düşüncelerine, yüzünde ki o şaşkınlık ve hayranlığa, koca gözlerinin içinde ışıl ışıl parlayan o muhteşem gezegenin halkalı yansımasına şahit oldunuz mu bilmiyorum ama bu, koca Evren’de yaşayabileceğiniz mutlulukların en güzeli bana göre. Onların küçük kafalarındaki eşsiz hayal gücünde gezinmek, onlarla gezegen gezegen yolculuk eden bir kahraman, yeni yıldızları keşfeden bir kâşif olmak insana sandığından daha fazla bir mutluluk veriyor. Çalışma hayatımın ilk yıllarında her türlü turist grubuyla çalışsam da ilerleyen yıllarda eğitimci yönümün ağır basmasıyla Evren’in sırlarını açığa çıkartabilecek kapasitede çocukların yetişmesini sağlamak, onların hayal dünyasında parlayacak muhteşem buluşların ilk kıvılcımı olmak istedim hep ve onlara yöneldim. Zaten turizm, konu Güneş Sistemi de olsa, benim yapabileceğim bir iş değildi. Aslında bu biraz da ruhumun hala çocuk oluşundandı, onlarla meraklı, onlarla haylaz, onlarla öğrenen olmak, puslu çocukluk yıllarımı ve yaptığım hataları hatırlatıyordu ve işime, ufaklıklara daha bir sıkı sarılıyordum. Onların da benim yaptığım hataları yapmasını istemiyordum. Büyüyünce ne olmak istiyorsun diye sorduğumda “Pilot olmak istiyorum!” diye heyecanla cevap veren, koca gözleri ışıl ışıl parlayan afacanın o hayalini gerçekleştirmesini istiyordum.

Pilot olma hayallerim, motorunun, kulakları sağır edeci, yırtıcı çığlığıyla, havayı bir mızrak gibi yararak yol alan AVF-16 kokpitinde, bembeyaz bulutların üzerinde aylak aylak geçirdiğim hayali yolculuklar nedeniyle, ne yazık ki suya düşmüştü. Orta öğretim zamanı, içi fantastik bir dolu materyalle dolu dijital sıralarda bu hayali yolculuklara biraz az çıkıp, ders sırasında da ekranımı jet resimleriyle doldurmasaydım notlarım biraz daha yüksek gelecek ve ben Uzay Harp Akademisi’ne girebilecektim. Bu aptallığın farkına ancak zorunlu orta öğretimin son yılına geçtiğimde varabildim ve her şey için artık çok geçti. Gençliğin yaşattığı heyecanlar, birazda verdiği cahillik ile çocukluk hayalimden vazgeçip biraz daha gerçekçi düşünerek, on yaşımdan beri oynadığım basketbola yönelmiştim ve iyi bir basketbolcu olmaya karar vermiştim. Uçmak için başka bir yol bulduğum da söylenebilirdi. Zaten aklım pilotlukta kalmış olacak ki, on beş senelik inişlerle ve çıkışlarla dolu olan basketbol kariyerimde, çalıştırıcılarımın, takım arkadaşlarımın ve seyircilerin aklında kalan en büyük özelliğim, boyuma göre muazzam sayılabilecek, sıçrama kabiliyetimdi. Zıpladığımda o kadar yükseğe çıkıyordum ki yere düşmem zaman alıyor ve havada asılı kalıyormuşum gibi gözüküyordu. Ülke hudutlarında benim kadar zıplayabilen çok az insan vardı, nede olsa pilotlukla basketbolu birbirine karıştırabilen kaç tane hayalperest olabilirdi ki! Parlak bir yetenek olarak birçok takımda bu çok sevdiğim sporu zevkle yaptım. Birçok başarı elde ettik, çok sevdiğim takım arkadaşlarımla birlikte, kaybettikte. Asıl önemli olan ise onlarla birlikte geçirdiğimiz zamanlardı. Beni yıllarca kendine bağlayacak eşsiz zamanlar…

Yaşım ilerlemiş ve liseden sonra, üniversite yıllarımda ailesel problemlerden dolayı basketbola kısa bir ara vermiştim. Aslında bu bir meslekte idealleri olan biri için verilmiş uzun bir araydı ve bana çok pahalıya mal olmuştu. Basketbola tekrar döndüğümde ilk fark ettiğim olay etrafımda uçuşan jetlerin yırtıcı sesleriydi. İkinci olarak ise çıktığım ilk idmanda, bacaklarımda gençliğin verdiği o patlayıcı enerjiyi bulamayışımdı. Bir şeyler tersti, eskisi gibi zıplayamıyordum. Bu olayı uzun süre idmansız kaldığıma bağladım ve fazla önemsemedim. Jetler ise Tai’den kalkan AVF-16’lardı. Basketbola tekrar, ilahi bir tesadüf olsa gerek, Tai Spor Kulübü’nde başlamıştım. İdmana giderken belki tekrar basketbola başlamanın verdiği heyecan ve şevk ile sıra sıra kalkan jetleri izlemek kalbimde küçük bir burukluk bıraksa da aslında çok mutlu ediyordu beni. Beni üzdükleri tek nokta, yorgun idman sonlarında, Ankara’ya yapacağım uzun yolculuğu geçirdiğim otobüsümü beklerken, artık basketbol da yıldızımın sönmeye başladığı düşüncesinin, soğuk ve nemli havayla ciğerlerime girip, beynimin en uç köşelerine kadar sirayet ettiği bir anda, otobüs durağının tepesinden kara gölgeler halinde geçip, arkadan gelen çığlıklarını duyduğum andı. “Kaybettinnnnnn!, Kaybettiinnnnnnnnnnnnnnn!” diye haykırıyordu metal kuşlar.

Bu yüzden ufaklıkların kaybetmesini istemiyordum. Gerçekte kaybettiğimi düşünmemiştim hiçbir zaman. Çocukken pilot olmak en güzel hayalimdi benim, o yaşta pilotluğu çocuk başıma bir ideal boyutuna taşıyamazdım sanırım, benim için daha çok bir oyundu pilotluk, uçakta oyuncağım. Çabalamadım pilot olabilmek için bu yüzden üzülemiyorum bile. Basketbolda bir meslekten çok hobimdi benim, her gün tekrarladığım. Basketbol için uğraşmadım diyemeyeceğim çünkü on beş sene aktif olarak amatör ve profesyonel liglerde oynadım ve bir şeyler yapmaya çabaladım. Ancak yaşadığım bir talihsizlik yüzünden basketbolu tam anlamıyla bırakmak zorunda kaldım. Dramatik bir maç sırasında, son sekiz saniye kala, sağ göğüs kafesimin altıncı kemiği kırıldı ve artık son demlerinde olduğum gençlik hobime elveda demek zorunda kaldım. Havayı mızrak gibi yaran, çığlık çığlığa yol alan AVF-16’ım, motorundaki talihsiz bir mekanik arızadan dolayı, arkasında bıraktığı kızıl kızıl kanayan alevlerle ve kara dumanlarla birlikte yere çakılmıştı. Bereket ki fırlatma kolunu çarpamadan önce çekebilmiştim. Bomboş bir gökyüzünün altında, bomboş bir araziye indim. Ve yeni bir hayat beni bekliyordu…

Bu boşluğu doldurmam elbette ki kolay değildi. Ağır idmanlardan, biraz da aylaklık etmekten uzun süre boşladığım ve iki sene uzattığım üniversiteme yöneldim. Her ne kadar kaybettiğim yıllardan zarar ettiğimi düşünmesem de, bunun bir kenarından dönmek o anki durumda kardı. Bir anlık heyecanlarla ve çocukça hayallerle yaptığım hataların karanlık gölgelerinin peşimi bırakması için aynılarını tekrarlamamam gerektiğini çok iyi biliyordum. Ve Ay Şehri’nde müze müdürü olarak çalışan üvey babamın ısrarlarıyla girdiğim ve öğrenim görmeye başladığım aslında bana çokta uzak olmayan bir bölüm olan Uzay Tarihi Bölümü’ne dört elle sarıldım. Uzayın ve Güneş Sistemi’nin en ince ayrıntısına kadar öğretildiği dersleri tecrübe etme ve birçok kaliteli, zamanın ötesinde düşünebilen insanları tanıma fırsatı bulduğum bölümümü giderek sevmeye başlamıştım. Yeterli özveri ve çalışma ile şansım da yaver gitmeye başlamıştı.

Bunun nedeni 16 Ocak 2030 çarşamba günü Ay’da, Sessizlik Denizi üzerinde kurulan Neil Armstrong Uzay Üssü’nün modernize edilmeye başlamasıydı. Üvey babam üssün yeni ve modern müzesinin müdürlüğüne tayin edildi. Kendisi Amerikalı bir gezegen uzmanı olan üvey babam bilimsel bir gezi için geldiği Ankara’da yine gezegen bilimci olan annemle tanışmış ve evlenmişlerdi. 2050’da Ay’a tayinimiz çıktığında okuldan mezun olmayı başarmıştım ve büyük bir coşkuyla valizimi hazır etmiştim. Tereddüt etmeden ve artık aylaklıktan kurtulmuş bir biçimde uzun süre kabullenemediğim ailemin peşine takılmıştım. Babam beni müzedeki turistlerle ilgilenmem için görevlendirmişti, bir yandan da üsteki bilim ve teknoloji enstitüsünde Güneş Sistemi ve Evren’deki diğer yıldız sistemleri alanında uzmanlaşma yüksek lisansı yapıyordum. Uzmanlaştıkça turistlerin sorunlarından çok onlara rehberlik etmeye başladım, tecrübem arttıkça daha önemli kişiler gezdirmeye başlamıştım ancak beni en çok çocuklar mutlu ediyordu.

Yıllar geçtikçe Ay şehri ve Mars şehri büyük bir hızla büyüdüler ve insanların en sık kullandığı ziyaret noktaları oldular. Dünya’dan birçok insan Güneş Sistemi’ni görmeye Ay şehrine geliyordu. İnsanlar Ay’da ki sekiz yıldızlı otelin Dünya manzaralı odalarında kalmak için çuval dolusu para veriyorlardı. Güneş Sistemi’nde turist sayısı hızla arttı ve İnsanlar Güneş Sistemi’ni gezip profesyonel insanlardan yerinde bilgi almak istemeye başladılar. Hologramlar en az insanlar kadar iş görüyorlardı ancak gemi dışı gezilerde profesyonel insan bulundurma zorunluluğu uzay seyahat yasalarınca konmuştu. Bu gezilerin en popüleri ise bizim müzenin gerçekleştirdiği bilim turuydu. Zaman geçtikçe daha da profesyonel bir iş olmaya başlayan Güneş Sistemi Rehberliği’nde ben de kendi yerimi bulmuştum. Yüksek lisansı bitirdikten sonra ise bir süre çocuk eğitimi üzerine eğitim aldım ve müzeyi, Dünya, Ay ve Mars okullarından ziyarete gelen çocuklara tanıtmaya başladım. O kadar büyük keyif alıyorlardı ki gözlerindeki muhteşem parlaklığa şahit olabiliyordunuz. En muhteşem an ise gezegenlerin yanlarından geçerken gerçekleşiyordu. Çocuklar afacan suratlarını geminin basınçlı, koca camına olabildiğince yapıştırıyor ve gözlerini sonuna kadar açıyorlardı. Hayret nidaları içerisinde gezegenlerin büyülü atmosferinde kayboluyorlardı.

Tur bittikten sonra ise hepsi koşarak yanıma geliyor ve saçma da olsa uzayla ilgili birçok soru soruyorlardı. Ben elimden geldiğince her soruyu halen, her turdan sonra tek tek cevaplıyorum, tek dileğim ise parlamaya başlayan bu merakın ailelerin ilgi ve alakasıyla birlikte onlar büyüyene kadar devam etmesi. Çocukça başlayan hayallerin tecrübeli kişiler tarafından gözlemlenmesi ve çok değerli olan yıllar kaybolup gitmeden değerlendirilmesi.