Sep

18th

Evrimleşmiş Tohumlar

Zeka bir gün evreni yaratabilir mi? read more.....

Sep

11th

Uzay Rehberi

Gelecekte turist rehberliği yapan bir gencin kısa öyküsü. read more.....

May

28th

Özürlü Vatandaş

Kısa bir öykü. read more.....

May

17th

Sanal ve Gerçek Çıkmazı

Çok sevdiğim adreslerden Kayıp Dünya'da kendine yer bulmuş, Norad'ın da isminin geçtiği kısa bir öykü. read more.....

May

18th

Kitap

Under Construction... read more.....

Evrimleşmiş Tohumlar

Yazar: Mehmet CANPOLAT - 2012

Başlangıçta, Dünya biçimsiz ve boştu. Ancak Güneş uyuyan Dünya’nın üzerine hayat veren ışınlarıyla parladı. Dünya’nın kırılgan kabuğunun derinliklerinde, muazzam güçler açığa çıkmak için tetikte bekliyordu. Denizler oluştu, koca kıtalar şekillendi. Kıtalar kaydı, sıkıştı, dağlar yükseldi, depremler koca gelgit dalgaları oluşturdu, volkanlar patladı, dışarı kızgın lavlar fışkırdı ve tuhaf gazlar atmosfere hücum etti. Ateşin, havanın ve suyun karşı konulmaz girdabında, yaşamın ilk kıpırtıları göründü. Küçücük organizmalar, hücreler ve tek hücreli canlılar. Doğal çevrelerine sıkıca bağlandılar. Ancak yaşamın filizleri büyüdü, güçlendi, yayıldı, farklılaştı, zenginleşti ve kısa zamanda her kıta ve iklim yaşamla doldu.

Ve yaşamla içgüdü geldi ve özelleşme, güçlünün var olduğu zayıfın yok olduğu doğal seçme, sürüngenler, dinozorlar, memeliler ve en sonunda evrimleşmiş tohumlar, insan adıyla bilinen.

Ve ortaya çıktı zekânın belirsiz zayıf ışığı.

Civilization

“Nasılsın hayalperest!” Kel kafalı, iri kıyım genç konuşurken masasında yazı yazan diğer gencin kitaplığına yöneldi ve zengin kitaplığa şöyle küçümseyici bir bakış attıktan sonra “Bu kadar çok kitap okumak senin neyine anlam veremiyorum Mehmet, haydi! Yürü çıkalım, hava alalım biraz, çürüdük evde kapalı kalmaktan! Akınla, Yiğit Qube’da içki içiyorlarmış, bizi de çağırdılar,” dedi bunalmış bir vaziyette.

Kendisine yöneltilmiş abartılı ve alaycı yaklaşıma ilk başta aldırış etmeyen açık kumral, çocuk yüzlü genç, yazmaya devam etti fakat diğer gencin küçümseyici tavrına daha fazla dayanamadı ve iğneleyici bir sitemde bulunmaktan kendini alamadı. “En azından hayalperestim, kendini beğenmiş değil! Senin gibi hiçbir şey okumayıp, sağdan soldan aldığım özlü sözlerle yaşamı yorumlayıp, Dünya’yı ben yarattım havasında gezmiyorum!”

Kabahatlerini, ustaca kullandığı ağzıyla örtme yeteneği olan kibirli genç her zaman ki gibi yine aşağıda kalmadı ve “Belki bir gün Dünya’yı da yaratırım oğlum nereden biliyorsun!” diye karşılık verdi pişmiş pişmiş sırıtarak.

Kibirli arkadaşıyla tartışmayı daha fazla uzatmak istemeyen Mehmet ses tonunu değiştirerek “Dün gece bir şey oldu bana, o yüzden kendimi iyi hissetmiyorum, sen git,” dedi bezgin bezgin.

“Ne oldu.” diye şaşırdı Can ısrarla sordu.

“Dün gece tanrıyla konuştum!” dedi genç aniden.

Can gülmemek için kendini çok zor tuttu ancak yine de suratında ki o yavşakça sırıtmaya mani olamadı. “Ne diyorsun Mehmet, sen kafayı mı yedin?” dedi, nefesiyle birlikte ağzında ki birikmiş alaycı gülümsemeyi de dışarı çıkararak. “Nasıl konuştun, rüyanda mı gördün?” diye devam etti.

“Hayır! Bir rüya görüyordum Evren’le ilgili. Evren’in sonuna gitmeye çalışıyordum, deli gibi aranıyordum. Birden tüm yıldızlar, sanki küvetin tıpacını kaldırmışsın ve hepsi bütün suyla birlikte hızla delikten içeri akıyormuşçasına, ansızın gözlerimin önünden kayboldu. Hızla bulunduğum noktadan uzaklaştığımı fark ettim. Devasa gaz bulutlarını, galaksileri geride bıraktım, sonsuz gibi gözüken yolculuk hiç bitmeyecekmiş gibiyken ansızın bir karaltının içinden geçtim ve giderek gözümün önünde bir nesne belirmeye başladı. Kocaman, absürt uzay gemilerine benzeyen, yüzeyinin üstü küçük küçük ışıklarla parlayan bir nesne, daha çok bir şekil, kar tanesi gibi, merkezi altıgen ve o altıgenden uzayan altı kol. Kollar devasa dikdörtgen bölmelerle birleşiyordu. Nesneden belli bir mesafe uzaklaştığımda, çevremde tekrar parlayan yıldızlar ve devasa gezegenler gördüm.

“Eeee,” dedi Can “Sonra ne oldu?”

“Sonra hızla nesnenin merkezine doğru ilerlemeye başladım, git gide küçüldüm, nesne de devasa boyutlara ulaştı. Yörüngede dolanan uydular misali geçtim yanından, gemi olduğuna şüphe yoktu. Merkezinden geçerken, tepede iki kişi gördüm, bizim gibilerdi ancak ne et ne de kemik seçebildim, enerji gibilerdi, elektrik gibi dalgalanıyorlardı. Suretleri hariç daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyorlardı. Tartışıyor gibiydiler. Altlarında koca bir beyin vardı, her yeri kablolarla ve yer yer parlak metalle kaplıydı, beyinden çıkan kablolar devasa bölmelere kadar uzanıyordu. Sonra hızla geminin kutuya benzeyen bölmelerinden bir tanesinin duvarından içeri girdim, hızla ilerlemeye devam ettim, birçok galaksiyi geride bıraktım, en sonunda birinin içine hızla daldım ve Satürn’e benzeyen halkalı gezegenin yanından geçtiğimde Dünya’ya döndüğümü anladım. Dünya’ya doğru hızla gidiyordum, atmosferden geçtim ve penceremden içeri girdiğim de müthiş bir çarpıntıyla gözlerimi açtım. Kalbim neredeyse yerinden çıkacak gibiydi, doğruldum ve biraz yatağımda nefeslendim. Yanımda ki su şişesini kafama diktim.”

“Rüya görmüşsün işte,” dedi Can sıkılmış bir tonda.

“Bekle gerzek herif!” diye çıkıştı Mehmet öfkeyle. “Biraz kendime gelmiştim ki kafamın içinde bir ses duydum. “Pencereye git,” dedi derinden gelen etkileyici bir tonla. Ne olduğuna anlam veremedim ama yine de kalktım ve pencereye doğru yavaş yavaş ilerledim. Berrak gece, tüm güzelliğiyle gündüzünü bekliyordu, parlayan lacivert gökyüzünde tüm yıldızlar bir gemicinin işaret feneri gibi bir yanıp bir sönüyordu. Sanki beni çağırıyorlardı. Onlara doğru dalıp gittim, “Yıldızlara yolculuk etmek ister misin?” dedi ses aniden. “İsterim!” dedim heyecanla. “Sana istediğini verebilirim, eğer istersen seni Evren’in sonuna bile götürebilirim,” dedi. Sesin hipnotize eden gücü tüm beynimi sarmıştı, daha fazla hayal âlemine dalmadan, İnsanüstü bir çabayla kendimi toparladım. Aklımı oynattığımı düşündüm ve banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Tekrar yatağıma döndüm ve çok geçmedi ki “Yine geleceğim!” dedi.

“Her şey o kadar gerçekti ki Can, ne gelecek, nereye gelecek, neydi tüm olanlar? Rüyamda o gemiyi başka bir evrenden seyrettim, bizim evrenimizse o geminin içindeydi. Anlamıyor musun? Belki de bildiğimiz tüm evren o geminin içinde ve gemiyi kullananlar bizimle iletişime geçiyorlar.”

“Seninle geçiyorlar!” diye çıkıştı Can. “Saçma sapan bilim kurgu kitaplarını okuyup, Tanrı’nın ne olduğunu düşünüp durmaktan üşüttün iyice. Söylüyorum senin neyine tüm bunlar diye ama anlamıyorsun. Haydi! Toparlan gidelim hava alalım biraz, açılırsın belki sarsak herif.”

Bir an gerçekten delirdiğini düşündü Mehmet, gece olanları düşünmeden edemiyordu. “Neyse yürü haydi çıkalım, bu odada çok kapalı kaldım, ondan oldu heralde,” deyip sıkıntısını üzerinden atmak istedi, yüzündeki çaresizlik hala belirgindi. Askılıktan montlarını alan iki arkadaş söylene söylene birahanenin yolunu tuttular. Mehmet yaşadıklarını diğer iki arkadaşına da anlattığında bu can dost dört genç kendilerini derin bir tartışmanın içinde buldular.

Qube

“Peki, o ses de neyin nesiydi?” diye sordu Yiğit, Mehmet’e olan sevgisi ve tüm samimiyetiyle bütün anlattıklarına inanarak. Can ve Akın ise birbirlerine alaycı gözlerle bakıp pis pis sırıttılar.

“Bilmiyorum Yiğit, muhtemelen o geminin içinde yaşayan artık her ne ise, benimle iletişime geçmek istemiş olabilir.” “Dostum, hayal görmüş olmayasın,” dedi Akın her zaman ki ciddiyetsiz mi, ciddi mi belli olmayan anlamsız tavrıyla.

Artık bu muhabbetten iyice sıkılmış Can konuyu noktalamak için “İlahi veya değil bir şeyler atmış bizi bu gezegenin keşmekeşinin içine, biz de mücadele edip duruyoruz işte, ne için, ne yapmak için! Bunları düşünüp durma artık,” dedi ve arkasından da “Haydi! Memo’nun şerefine,” deyip kadehini kaldırdı. Kadehlerini tokuşturan dört genç içkilerini afiyetle yudumladılar. Ancak Mehmet’in kafasındaki sorular durulacak gibi değildi.

“Bakın, bugüne kadar Evren’in nasıl varolduğunu birçok kez tartıştık. Kimi filozof maddenin özünün su, kimisi atom olduğunu düşünmüş. Kutsal dinler Evren’in milyarlarca yıllık gelişim sürecini göremeyip her şeyi birkaç günde olup bitirmişler, bu müthiş matematiğin nasıl oluşturulduğunu, nasıl yönetildiğini hep Tanrı’ya bağlamış İnsanoğlu. Bilim adamları ise kayıp parçacıkların içinde kaybolup gitmişler, peki ya daha ötesi!

Can derin bir “Offffffff” çekti.

Mehmet kaile almadan devam etti, “Tüm bunların içinde sadece Evren’i yaratan kozmik güce tüm kalbimizle inanabildik. İçimizde o güçten bir şeyler hissettiğimiz için. Tüm gözlemler, Evren’in akılcı matematiğinin bir tesadüf olamayacak kadar muhteşem olduğuna inandırdı bizleri. Ama hiçbir zaman bu gücün ne olabileceğini tartışmadık. Akıllı ama neden akıllı? Belki bu, henüz erken bir soruydu. Onun için hiç tartışmadık. Tartışamadık, tartışılamayan sınırlar vardı çevremizde. Dogmalar bilimin gelişmesini engelledi. Günbe gün zekânın evrimine tanık olan canlılar olarak artık tartışmamız gereken Tanrı kavramı değil zekânın gelecekte neler yapabileceği. Eğer zekâ evrimine bu hızla devam ederse veya Evren’de bizden ayrı başka türlerde devam etmişse, rüyamda gördüğüm tüm o şeyler gerçek olabilir. Akıllı bir canlı türü kendi yönettiği bir veya birden çok mikro evren yaratmış olabilir. Ve bu yaratıcının neden akıllı olduğunu gayet iyi açıklıyor.

“Tüm Evren’in başka canlılar tarafından yaratılmış hatta çılgın birileri tarafından yaratılmış bir yer olduğuna inanmak çılgınca bir düşünce. Bilimsel hiçbir yönü yok, böyle bir matematik imkânsız,” dedi Yiğit.

Mehmet düşünceli, koca gözlerini yere dikti ve “Biliyorum Yiğit böyle bir şeye inanmak gerçekten çok zor ancak bir zamanlar Dünya’nın yuvarlaklığına inanmakda çok zordu ta ki kanıtlanana kadar, bilimsel devrim gerçekleşene kadar geçerli olan kuram o ana kadar kabul görmüş olandır. Tıpkı Batlamyus’un yer merkezli teorisinin yerini Galileo’nun güneş merkezli teorisine bırakması gibi. Elimde henüz tüm bu düşünceleri kanıtlayacak hiçbir bulgu yok, ancak gördüklerim ve duyduklarım o kadar gerçekti ki farklı şekilde düşünemiyorum.”

“Aslında gördüğün şeyler Tanrı’yı tam olmasa da birçok yönden açıklıyor Memo,” diye araya girdi Akın. “Sibernetik, koca bir beyin, yaratılan mikro evrenlerde ki her canlının beyniyle bağ kurabiliyor ve onları istediği gibi yönetiyor. Ahhh Allahımmm!” deyip kafasını alaycı bir şekilde salladı.

“Tüm bunların gerçekle hiçbir bağlantısı yok Mehmet,” dedi Yiğit de.

Can yine araya girerek, her zamanki gibi, üretilen bir fikri çürütmek ve artık bu konuyu tamamıyla kapatmak için akılcı karşı anti hipotezler ortaya koydu. “Eğer bizi yaratan akıllı bir varlık var ise, senin dediğin gibi evrimin üst basamaklarında olan bir tür, sonuçta o da bizimkinden ayrı bir evrende yaşıyor olmalı ve o da yaratılmış durumda. İç içe evrenler teorisi günümüzde zaten tartışılan bir teori ve bu tanrı kavramını değiştirmez. Ne kadar akılcı olursak olalım onun aklını, ufkunu havsalamız almaz ve bilemeyeceğimiz bir kavram olduğu için de her zaman ilahi kalmaya devam edecek. Ancak, İnsanlar bağnazlıktan kurutulup, zincire vurulmuş düşüncelerini kurtarabildiklerinde ve veri elde edebildikçe bu sonsuz Evren’e mantıklı bir anlam kazandırmamız mümkün olacak. Ancak bağnazlığın boğucu pençesi tüm Dünya’yı sarmış durumdayken ve senin de vurguladığın gibi tüm bu cahillikten dolayı yok edilmiş birikimler olduğundan, bu iş biraz zaman alacak. Anlayacağın zeki bir türün yarattığı anlamsız bireyler olsak bile tanrı kavramı da bu durumda baki kalacak. Zaten biz tanrıyı şu an ki konjonktürde değerlendiriyoruz, eğer tüm inanılan değerler, bugüne kadar kozmik gücün içimizde yarattığı hislerle kendini açıklama çabası ise, evrensel tanrı mantığı da çok farklı bir şey olabilir. Bu işin çıkmaz sokak olduğu bir gerçek.”

“Bu çetrefilli konuyu kapatsak arkadaşlar, nasıl olsa bir yere varamayacağız,” dedi Akın. Mehmet aniden “Hayırrrrr!” diye bağırdı. “Ses yine geleceğini söyledi. Bu akşam bizde toplanalım, nasıl yapacağımı bilmesem de sizlere tüm bu olanların gerçek olduğunu ispatlayacağım,” diye heyecanla devam etti. Üç arkadaşta gönülsüzce kafalarını sallayıp onay verdi.

Akşamüzeri dört arkadaş Mehmet’le Can’ın birlikte yaşadığı öğrenci evinin yolunu tuttular. Hepsi hararetli tartışma sırasında içkiyi fazla kaçırmıştı; Can yürürken yalpalıyor, Akın’la, Yiğit şarkı söylüyor, Mehmet’in ise her zamanki gibi midesi bulanıyor, başı da deli gibi dönüyordu. Artık olayı iyice makaraya sarmışlardı; üçü de alkolün etkisiyle Mehmet’le dalga geçiyorlardı. “Peygamber Memo! Peygamber Memo!” diye bağırıyorlardı gece karanlığının çöktüğü bomboş sokaklarda.

Eve girdiklerinde Akın, “Alkol yok mu?” diye sordu. Can küfür edip sarhoş muhabbeti yapan arkadaşını başından savuşturdu ancak onun dolaptaki içkileri almasına mani olmadı. Aynı okulda felsefe okuyan dört genç, her zaman derin konuları tartıştıkları, şehrin tüm güzelliğiyle izlenebildiği, salonda ki geniş pencerenin önünde bulunan, eski moda koltuklara yerleştiler. Muhabbetlerine ve içkilerine şehrin eşsiz manzarası önünde devam eden gençler, bir an için mikro evren tartışmasını unutmuş gibiydiler. Yiğit, İspanya’da tanıştığı, Anik adlı güzel bir kızla yaşadığı maceraları büyük bir keyifle anlatıyor, diğerleri ise anlatılanlara pohpohlamalarla ve kahkahalarla karşılık veriyorlardı. İlerleyen saatlerde içilen onca içki, gençlerin yataklarına bile varamadan sağda solda sızmasına neden olmuştu.

İkinci iletişim

Gecenin ilerleyen saatlerinde gizemli ses koltuğun birinde sızıp kalmış Mehmet’le tekrar iletişime geçti. “Pencereye git,” dedi gizemli ses. Uykulu gözlerle, başı döne döne pencereye giden genç adam zorlukla ayakta duruyordu. Arkadaşları onu görebilecek kadar ayık olsalar “ya deli ya da uyurgezer,” derlerdi kuşkusuz. “Bana kim olduğunu, neler döndüğünü anlatmanı istiyorum!” dedi Mehmet üzerinde ki tüm baskıları kırarak.

“Fazla vaktimiz olmasa da sana olan biteni kısaca anlatmak zorundayım sanırım,” dedi ses. “Lütfen gözlerini kapat ve yoğunlaş,” diye devam etti. Gözlerini kapatan genç adamın zihninin içinden, yaşananlar bir film şeridi gibi geçti ve gizemli ses de etkileyici tonuyla bu filme eşlik etti.

“Ana gezegenimiz Vomisa’yı terk edeli yıllar olmuştu, belki de yüzlerce yıl geçmişti. Sizinkine çok benzeyen bir medeniyetimiz var; anatomimiz, evrimimiz, tarihimiz, teknolojimiz sizinkine çok benziyor. Birey ve toplum olarak sizlerden çok da farklı olmamıza rağmen en büyük farkımız sizden gözle görülemeyecek kadar büyük olduğumuz gerçeği. Bir mikropla senin arandaki fizyoloji kadar büyük bir fark bu! Yaşlı gezegenimizde yaşam şartları çok kötüleştiğinden ırkımız, hayatını devam ettirebileceği başka gezegenler bulmak için milyonlarca ışık yılını geride bırakmıştı. Bağlı olduğumuz askeri filonun verdiği emirle çağımızın en zeki bilim adamlarından olan Profesör Raddassemerr ve kullandığımız yıldız gemisinin kaptanı Marrnnyasss, yani ben, kendimizi bir anda bu keşif dalgasının içinde bulmuştuk. Raddasemerr, üç yüzüncü yaşlarında, saçları yer yer beyazlamış, hayatı boyunca Evren’in sonunu ve Tanrı’yı aramış çılgın biriydi. Bu yüzden Evren’in sonu ile ilgili sayısız makale ve kitap yazmış, geliştirdiği formüller bilim ve teknolojide çığır açmıştı.

Çeşitli gezegenlerde koloniler kurup ana yıldız gemilerinin tüm ihtiyaçlarını buralardan temin ediyorduk, ancak gemide yaşayanlar olarak gemilerimizi hiçbir zaman terk etmedik. Onca yaşanmışlığı, teknolojik gelişmeyi koloni gezegenlerine yerleşip baştan başlatmak istemedik. Kolonilerde yeniden endüstri kurmak yıllar alıyordu, tüm bunları kolonicilere bıraktık. Bütün birikim ana gemilerde yaşatıldı. Raddassemerr ve benim komutamda bulunan gemi, yerleşmeye ve hammadde çıkarmaya uygun yeni bir koloni gezegeni daha bulmuştu, ancak bu sefer durum diğerlerinden çok farklı gelişmişti. Yerleşke kurmak için rotamızı bu gezegene çevirdiğimizde binlerce yıllık yazılı tarihimizde görmediğimiz olaylar yaşamaya başladık. Gezegene hâkim canlılar o güne değin görülmemiş bir türdü. Fizyolojik ve düşünsel evrimin uç noktalarında çok zeki varlıklardı. Beynimizin, anatomik yapısına çok benzeyen canlılar, şeffaf, sıvımsı, sert bir plazmanın içinde ağaç gibi dallanıp budaklanmış organik damarlarla birbirine bağlı olarak yaşıyorlardı. Ne olduklarını çözümleyememiştik çünkü bu garip canlılar bizi çözümlemişti. Yaşam alanlarına girdiğimiz andan itibaren bu canlıların hükmü altına girdik; Herhangi bir canlının beynini kontrol altına alıp, bu beyinlerin güçlerini akıl almaz organlarını kullanarak kendi güçleriyle birleştiriyor ve varlıklarını böyle sürdürüyorlardı. Telepatik bağ o kadar güçlüydü ki onlara itaat etmek zorunda dahi kalmadık. İtaat ettik.

Yörüngede kalan Raddassemerr’a tehlikeyi son anda haber verebilmiştim. Benle birlikte birkaç kişi daha etkilenmeden gemiye dönebilmişti. Diğerleri ise beyinlerin kontrolünde kaldı. Bazı deneylerden sonra Raddassemerr, zihin dalgalarını geçirmeyen bir başlık hazırladı ve bu başlıklarla gezegene inip beyinleri incelemeye koyulduk. Gördüklerimiz karşısında adeta küçük dilimizi yutmuştuk. Diğer canlıların zihnini ele geçirip kontrol edebilen, ele geçirdiği beyinle düşünce gücüne güç katan ve bu şekilde hayatta kalabilen asalak bir canlı türüyle karşı karşıyaydık. O kadar zekiydi ki gezegendeki tüm canlıları ele geçirip yok etmiyordu, her zaman zeki avlar bulabilmek için canlıların büyük bir bölümünün doğal ortamlarında evrimleşip, yaşamını sürdürmesine izin veriyordu. Daha önce başka gezegenlerden burayı keşfeden olmadığı için bizim gibi veya sizin gibi zekâ formlarıyla karşılaşmamıştı. Bu yüzden henüz teknoloji üretecek zekâya sahip değildi. Eğer zamanında önlem almasaydık bizim beyinlerimizle tüm evrene yayılabilecek ve tüm evreni kontrol edebilecek yeni bir tür meydana çıkarabilirdi. Bu ırkımız için korkunç bir son olurdu. Ama Raddassemerr bu gücü kontrol altına alabilecek makineler üretti ve bu canlıyı kontrol altında tutabildik. Tabi biz tüm bunları yaparken her şeyin kendi kontrolümüzde olduğunu sanmıştık. Nasılda yanıldık!

Beyinlerden birini incelemek için gemiye taşıyıp onu araştırmaya başladığımızda hayretler içinde kalmıştık, bulgularımız inanılmazdı, ufkumuz öyle açılmıştı ki yapabileceklerimizin bir sınırı yok gibiydi. Fakat ne yazık ki Raddassemerr’in gemiye çıkarılan Beyin’in kontrolüne geçtiğini çok daha sonra kavrayabilmiştik. Aslında yapılan makinelerin hiç biri bir işe yaramamıştı. Korkunç zekâları her şeyi önceden planlamıştı, onları yok edebileceğimizi hesapladıklarından kontrolün bizde olduğunu düşünmemizi sağlamışlardı. Gemiyi ele geçirmek nihai planlarıydı ve bunu hiç birimiz fark edememiştik. Uzun bir süre de bu böyle kaldı. Raddassemerr, Beyin’in kontrolünde ana gemiye haber vermemizi engelledi ve organizmanın artık kendi gezegeninden kurtulup, Evren’e yayılması için daha önceden birlikte tasarladığımız bir projeyi daha da gelişmiş hale getirerek hayata geçirdi. Uni-Con projesi. Evrenin en gelişmiş bilgisayarını ve bugüne kadar var olmuş en zeki beynini birleştirdi. Ortaya çıkan sibernetik beyin ise eski güçlerinin nerdeyse yüz katıydı. Nefes alan her şeyi kontrol edebiliyordu. Tüm kolonilerimiz köleleşti ve onun emrinde çalışmaya başladılar. Irkımızın tüm kaynakları bu projeye aktarıldı. Herkes, her şey, ben de dâhil normalmiş gibi davranıyordu ancak gerçek olan durum herkesin Beyin için çalıştığıydı. Beyin daha fazla canlıya ulaşmak istiyordu ve Evren’de ışık hızı sabitinde uzun yollar kat edilerek canlı barındıran gezegenler aramak çok zahmetli ve uzun bir işti. Bu çıkmazı çok iyi bilen sibernetik beyin, vücut bulduğu Raddassemerr’la Uni-Con projesi dâhilinde, kölelerini kullanarak, kendi zekâsının ürünü olan altı adet mikro evren kurdu. Aslında bu Raddassemerr’in tek bir mikro evren olarak tasarladığı, yaratılış ve evrimi eksiksiz incelemek üzere tasarlanmış, ırkımız için son derece önemli ve büyük olan bir projeydi. Ancak beyin kendi zekâsını ve bizim zekâmızı birleştirerek bunu çok daha ileri götürdü. Bu evrenlerde yaşamın filizleri mikro yıllar içinde gelişti ve sizin gibi evrimleşmiş türler hayat buldu. Bu evrenlerin içinde katrilyonlarca farklı yaşam formu gelişti. Sibernetik beyin en gelişmiş ve yetenekli beyinleri seçip kontrol altına alıyor ve daha da güçleniyordu. Anlayacağın beyin aramak yerine beyin üretmeye başlamıştı bile…

Aslında beyinlerinizin tümü göremediğiniz güçlerle ona bağlı ve durmadan içinizde hissettiğiniz kozmik güçte aslında bu. Bunu söylemek gerçekten çok acı küçük dostum ancak kopya evrenlerde var edildiniz ve sizin tanrınız Uni-Con. Onun kontrolü dışında hiçbir adım atamazsınız, neler hissettiğinizi, neler düşündüğünüzü her şeyi bilen o. Ancak sen çok önemlisin, senin farkına da varmak üzere. Beynin, doğuştan maruz kaldığı farklı mutasyonlar yüzünden onun kontrolüne geçmeyecek kadar güçlü. Seninle iletişime geçmemin asıl sebebi de bu. Böyle gelişmiş beyinler katrilyonda bir oluşuyorlar ve bu mutasyonlar evrimin kırılma noktaları sayılıyor. Bu yüzden sen çok önemlisin, ırkımızın ve ırkının geleceği senin ellerinde. Uni-Con olacakları hesaplayacağı için seni beynine zarar vermeden ele geçirip, güçlerini kendine geçirmek isteyecektir. En yakınındakilerden başlayacağı kesin, arkadaşların sana her an bir tuzak kurabilirler, çok dikkatli olmalısın. Beni fark etmeleri de artık an meselesi, lütfen dediklerimi harfiyen yerine getir. Ana yerleşkemiz olan, ırkımızın son temsilcilerini barındıran koloni gezegenine de ulaşmak üzereler. Beni buldukları an öldüreceklerdir, o yüzden bundan sonra yalnızsın, bu seninle son iletişimim.

“Eğer onları durdurmayı başarırsam, ya sonra, tüm evrenleri yok mu edecekler, ya İnsanlar?” dedi Mehmet.

“Hayır, sibernetik beyni ve Raddassemerr’i durdurmayı başarabilirsen, üzerlerindeki etki kalkan herkes normale dönüp olan biteni kavrayacaktır ve Uni-Con’u olması gerektiği gibi kontrol edeceklerdir. Böylece kötü şekilde başlayan proje nihai amacına ulaşacak ve yaratılan evrenlerdeki canlılar müdahale edilmeden, özgürce hayatlarını sürdürebileceklerdir. Onlar seni fark etmeden önce sahip olduğun bu gücü kullanmak zorundayız. Tüm bu bilgileri sana ulaştırmak için sibernetik beynin karşı konulmaz gücüne mümkün olduğu kadar direnmeye çalıştım, ancak artık teslim olmak zorundayım, tüm bunlar için çok yaşlıyım, gücüm kalmadı ve dayanamıyorum. Evden ayrıl ve çatıya çık, çevrende nefes alan her türlü canlıdan uzak durmaya çalış. Buradaki tüm gücümü kullanıp senin moleküler yapını bilgisayar verisine ve daha sonra bu veriyi kendi boyutlarımıza göre kodlayabilen mikro bir dönüştürücü ile seni transfer etmeye çalışacağım. Veri olarak transfer olacağından buraya ulaşman zaman alacak. Bu yüzden sorun yaşamamak için dönüştürücünün içine yerleştirdiğim, kendi dilinde üretilmiş pad’te ki tüm uyarıları harfiyen yerine getir. Aktive tuşuna bastıktan sonra dönüştürücü seni geminin güvenli bir bölümüne transfer edecek. Tamamıyla çıplak olarak transfer olacağın için gideceğin noktaya üstüne uygun bir asker üniforması, etkili bir silah ve ana kontrol odasına ulaşabileceğin bir harita bıraktım. Ancak beyin bu transferi direkt olarak algılayacağı için çok hızlı ve tetikte olmalısın. Onun yaydığı enerjiye karşı koymaya çalış, seni ele geçirmesine izin verme ve önüne çıkan herkesi öldür. Bundan başka bir şansımız yok!”

Mehmet yaşadığı şaşkınlıktan kurtulup bir müddet düşündükten sonra, “Peki ya… hmm… Peki ya Dünya’ya geri dönebilecek miyim?” diye sordu. Mehmet bekledi, bekledi ancak hiçbir cevap alamadı.

Bu arada, başka bir evrende, çok, çok uzak bir yerde…

“Uni-con, ters giden ne?” diye öfkeyle sordu Raddassemerr.

“Beyin analiz programı bütün olası denekleri tararken bir tehditle karşılaştı efendim. Altı numaralı evrende, küçük bir yıldız sisteminde yaşayan, İnsan ırkına mensup deneğin düşünsel gücü çok yüksek bir seviyeye ulaştı. Bugüne kadar rastlamadığımız yeteneklere sahip eşsiz bir beyni var, farklı bir mutasyona uğramış olmalı. Bu yüzden derhal ele geçirilmeli ve incelenmeli ancak şu anda kesin bir tehdit oluşturuyor, Kaptan Marrnnyass onunla iletişime geçmiş, neredeyse maddi varlığımıza inanmak üzere. Uni-con projesinin güvenlik yasasına göre, beyin derhal ele geçirilmeli ve yok edilmeli. Bu zekânın evrimi için son derece önemli bir dönemeç efendimiz, onun beynindeki güç daha önce hissettiklerimle kıyaslanamaz, bu güçle tüm Evren’in kontrolünü ele geçirebiliriz.”

“Lanet olsun Marrnnyass!” diye haykırdı Raddassemerr ve küçük bir oda büyüklüğündeki yarısı parlak metalle kaplanmış ve kablolarla sarılmış Beyin’in önündeki kontrol paneline yaklaşarak, parlayan küçük üçgene hafifçe bastırdı. “Marrnnyass hangi cehennemdeysen hemen Uni-Con ana kumanda odasına gel!”

Kısa süre sonra kumanda odasında beliren Kaptan Marrnnyass’ın yüzüne endişe hâkimdi.

“Bana nasıl karşı gelmeye çalışırsın Marrnnyass?” diye öfkeyle kükredi Raddassemerr.

“Artık Tanrı’yı oynamaktan vazgeç Raddassemerr, senin saçmalıkların yüzünden tüm ırkımız tehlikede!”

“Tanrıyı oynamak mı Marrnnyass?” dedi Raddassemerr gülümseyip, sonra da öfke ve kibirle “Ben Tanrı’yım lanet olası,” diye kükredi!

Marrnnyass maruz kaldığı şeytani güce karşı koymak için derin bir nefes aldı ve Raddassemerr’in iradesine geçmeden önce son kez içindekileri kusabildi.

“Sen aklını kaçırmışsın Raddasemerr. Biz Uni-Con projesini yaratılış mantığını çözmek ve zekânın evrimini incelemek için tasarladık, ama sen onu lanet Beyin’in emellerine alet ettin ve seni kontrol etmesine direnç dahi göstermedin, onunla bir olup tüm ırkımızı tehlikeye attın. Tüm canlıları kontrol edebiliyorsun diye kendini Tanrı sanıyorsun ve sefil dediğin canlıların yaşamlarını hiçe sayan müdahalelerde bulunuyorsun lanet olası. Senin yarattığın ayrıcalık masalı yüzünden birçok gezegende din savaşları, anlamsız katliamlar ve iğrenç olaylar yaşandı. Milyonlar birbirini öldürdü bu uğurda, bilim engellendi, belki de onların bulacağı teknolojilerle yeni ufuklar keşfedebilirdik. Elimizde ki yıldızlara ulaşabilen teknoloji bile Evren’i çözmeye yetmiyor, bu yüzden mikro olarak yeniden başlattık Evren’in oluşumunu. Tüm tarihin oluşumuna en başından tanıklık etmek için, kayıp parçaları buluyorduk ama sen ne yaptın? Tüm soyumuzu köleleştirdin ve müdahalenin yasak olduğu tüm evrenlere müdahale edip kaostan başka bir şey bırakmadın. Kendini Tanrı sanıyorsun ancak kibir gözlerini seni de birinin yarattığı gerçeğini göstermeyecek kadar kör etmiş. Yıllarca Tanrı’yı arayıp durdun Raddassemerr, bu düşüncede olan herkes, hangi evrende olursa olsun fark etmez, felsefeyi denedi ve düşüncelerin sonunu getiremedi, çoğu aklını kaçırdı hatta. Teknolojiyi denedi ve evrenin sonunu getiremedi, hala uzayda ilerliyoruz ve biz de getiremedik Raddasemerr. Özel birçok alan Tanrı’yı başka türlü aradı, psikoloji denendi, parapsikoloji denendi, metafizik denendi ve hiçbir şey elde edilemedi. En sonunda da Tanrı’yı arayan sen Uni-Con projesi ile Tanrı olduğunu sanıyorsun ve sen de çıldırmak üzeresin, bu yüzden seni durdurmam gerek. Tanrı asla bulunamayacak çünkü Tanrı aklımızın içinde kendi yarattığımız bir kavram lanet olası!”

“Bir dene ve ne olacağını gör!” diye çıkıştı Raddassemerr öfkeyle ve köle askerlerine telepati gücüyle kaptanı yakalamaları için emir verdi. Askerler Kaptan Marrnnyass’ı karanlık bir hücreye kapattılar ve uzun koridordan sessizce uzaklaştılar. Raddassemerr, ana kumanda odasındaki sibernetik beyine dönerek “Deneğin beynini zarar görmeyecek şekilde ele geçir Uni-Con,” diye emir verdi ve gotik tarzda ki kumanda koltuğuna oturarak gerindi. Gözlerini kapatıp bir süreliğine transa geçti.

*

Pencereden yüzüne doğru esen serin rüzgârla kendine gelen Mehmet koca, yeşil gözlerini açtı ve etrafına bakındı. Her yer karanlıktı, hiçbir hareket yoktu, salona ağır bir içki kokusu hâkimdi. Karanlığın ortasında ayakta durmuş, pencereden içeri giren zayıf ay ışığının duvarda yarattığı gölgesine bakarken tam anlamıyla delirmiş olduğunu düşündü. Bütün bunlar gerçek miydi, yoksa hayal miydi? Tüm olanların gerçek olduğunu kanıtlayacak tek delil çatıda duruyor olmalıydı. Sessizce dış kapıya doğru yöneldi, etrafa saçılmış boş içki şişelerine çarpmadan, parmak ucunda ilerledi. Dış kapının bulunduğu karanlık holden bir tıkırtı sesi geldi, kalbi her dakika daha hızlı çarpıyordu. Hole gitmekten vazgeçti, odasına yöneldi ve bir hayalet gibi içeri süzüldü. Her ihtimale karşı dikkatli olmalıydı. Yatağının yanında ki komodine uzandı ve izci eşyalarının bulunduğu çekmeceyi sessizce açtı. İçeriden duyulan tıkırtılar giderek fazlalaşıyordu. Derince bir nefes aldı ve izci kamplarında çok işine yarayan, küçük dalları kesmek için kullandığı baltasını eline aldı ve uzun orman yürüyüşlerinde yanından hiç ayırmadığı bıçağını da beline yerleştirdi. Sesin hipnotize eden gücü hala kafasındaydı, tüm bu yaşadıklarının gerçek olmadığını biliyordu, çatıya çıkacak ve hiçbir şey bulamayacaktı. Sessizce odasından çıktı, uzun koridoru geride bıraktı, karanlık holde ayakkabılarını ararken, mutfağın aniden yanan ışığı gözlerini kamaştırdı. Gayri ihtiyari ışığın kaynağına odaklanan genç adam gördükleri karşısında korkudan donup kaldı. Can elinde koca ekmek bıçağı dolabın yanında duruyor, Yiğit ve Akın’da yiyecek bir şeyler hazırlamak için mutfağa giriyorlardı. “Bana oyun oynuyorlar, beni yakalayıp öldürecekler,” diye düşündü Mehmet., korkudan deli gibi titriyordu…

Ertesi gün gazetelerin ikinci sayfası

Öğrenci evinde dehşet; aynı üniversitede okuyan dört genç aldıkları aşırı alkol sonucu aralarında çıkan tartışmada birbirlerine ekmek bıçaklarıyla saldırdılar. Üç arkadaşını vahşice öldüren ve olaydan yaralı kurtulduğu belirtilen M.C adlı genç tüm arama çalışmalarına rağmen bulunamadı. Kan izlerini takip eden polis, gencin çatıya çıktığını ancak izlerin çatıda son bulduğunu belirtti. Gencin akli dengesinin bozuk olduğunu açıklayan polis halkı uyardı. Yıllardır birlikte yaşayan ve çok iyi arkadaş olan gençlerin neden tartıştıkları halen gizemini koruyor.